Den Haag’da yalnız ama yalnız değil…

Img

“Hayat, doğal ve kendiliğinden gerçekleşen değişimlerin bir dizisidir. Onlara direnmeyin; çünkü bu yalnızca keder yaratır. Bırakın her şey kendi yolunda, doğal biçimde aksın.”

Lao Tzu

Yalnız seyahat etmenin tadı gerçekten bambaşka. Bunu fark ettiğim an, havuz başında, termosuma hazırladığım kahvemle şezlongda oturuyordum. Den Haag’a yaptığım bu yolculuk, hayatımın en ilginç denebilecek seyahatlerinden biriydi. Aslında ortada çarpıcı, sıra dışı bir olay da yoktu; ama şehrin bende bıraktığı etki öyle derindi ki, sanki oraya tamamen ait olmuşum gibi hissettim.

Hollanda’nın üçüncü büyük şehri olan Den Haag, aslında ülkenin resmî başkenti olmamasına rağmen hükûmetin, parlamentonun ve kraliyet ailesinin merkezi konumunda; Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumları ağırladığı için “dünyanın hukuk ve barış başkenti” olarak da anılıyor. Kuzey Denizi kıyısındaki bu şehir, hem kozmopolit hem de sakin bir hâli bir arada barındırıyor; işte belki de beni bu kadar derinden etkileyen şey tam olarak buydu. Kiraladığım bisikletle üç gün boyunca şehri baştan başa dolaştım. Bisikletime de bir isim vermeyi unutmadım: Junker.

Den Haag’ın yemyeşil, huzurlu parklarında durmadan pedal çevirdim, göl kenarında piknik yaptım, kendimce resim oyunları oynadım. Bir puzzle’ı elimden geldiğince tamamladım – tamamlamaya 3 gün yetmese de bende tam bir his uyandırdı; bu noktada daha çok psikolojiden bahsetmek isterdim fakat akışımı bozmadan devam edeyim – Mauritshuis Müzesi’nde Vermeer’in ünlü eseri “İnci Küpeli Kız” ile buluştum.

O tabloyla aynı odada olmak, beklediğimden çok daha güçlü bir andı. Mauritshuis, aslında 17. yüzyılda bir Hollanda soylusu için inşa edilmiş zarif bir konak; bugün ise Vermeer, Rembrandt ve Rubens gibi ustaların eserlerini barındıran, oldukça küçük ama bir o kadar da değerli bir müze. Kesinlikle ziyaret etmeye değer. Ayrıca müze içerisinde dolaşırken pencerelerden görünen manzara da harika…

“İnci Küpeli Kız” 1665 yılı civarında yapılmış ve zamanının çok ötesinde bir teknikle, neredeyse siyah denebilecek bir arka plan önünde, omzunun üzerinden bakan gizemli bir genç kızı betimliyor. Bu yüzden tabloya “Kuzeyin Mona Lisa’sı” da deniyor. Kızın kim olduğu, Vermeer’le nasıl bir bağı olduğu hâlâ tam olarak bilinmiyor; belki de eseri bu kadar büyülü kılan da tam olarak bu cevapsız kalan sorular.

Tabloyla ilgili en ilginç ayrıntılardan biri ise adını veren küpenin aslında tam olarak göründüğü gibi olmayabileceği. Sanat tarihçileri, Vermeer’in küpeyi son derece sade birkaç fırça darbesiyle resmettiğini ve küpenin belirgin bir kancası ya da bağlantı noktası bulunmadığını vurguluyor. Bu nedenle bazı uzmanlar, eserde gerçekten bir inci küpe değil; cilalı kalay, cam ya da başka bir yansıtıcı malzemenin betimlenmiş olabileceğini düşünüyor.

Hatta kimileri küpenin büyük ölçüde bir optik yanılsama etkisi yarattığını, beynimizin yalnızca ışık ve gölgenin ustaca kullanımını tamamlayarak onu kusursuz bir inci olarak algıladığını söylüyor. Belki de Vermeer’in dehası tam burada yatıyor: Ayrıntıyı göstermek yerine, izleyicinin hayal gücünü devreye sokmak.

Tablonun ilginç bir geçmişi de var: 19. yüzyılda bir müzayedede neredeyse yok pahasına satılmış, sonrasında ise Mauritshuis’e miras kalarak bugünkü evine kavuşmuş. O anda, gerçek eserin karşısında durmanın bir baskıya ya da bir ekrana bakmaktan çok farklı bir şey olduğunu hissettim. Yıllarca sadece kitaplarda, posterlerde gördüğüm o bakışla göz göze gelmek, içimde tarif etmesi zor bir heyecan uyandırdı diyebilirim. Sanat tarihinin bu kadar konuşulan, bu kadar sevilen bir eserini kendi gözlerimle, hiçbir aracı olmadan görebilmiş olmayı büyük bir şans olarak görüyorum; belki de hayatımda bir daha yaşayamayacağım kadar özel bir andı bu. O odadan çıkarken, içimde hem bir doygunluk hem de tuhaf bir hüzün vardı; sanki çok kıymetli bir sırra ortak olmuştum da bunu paylaşmak istemiyormuşum gibi.

Şehrin küçük dükkânlarını gezerken kendimi adeta bir keşif yolculuğunda buldum. Sevdiğim peyniri Henri Willig’den aldım, otantik bir mağazada aradığım tarot kartlarını nihayet bulabildim; kendime de bir Aragonit taşı ve hediyelik bir tarot destesi aldım. Bir sonraki dükkânda ise oranın sahibi bir hanımla sohbete daldım. Eskiden ressamların çalıştığı bir stüdyoymuş burası; şimdi kendisi resim çalışmalarını sürdürüyor.

“Buraya piyano çok yakışır,” dedim ona gülümseyerek. “Piyano aldığında gel, burada çal,” dedi bana. Birçok kişi bunu önermiş bu mekân için. Sanki Den Haag benim ikinci evim olmuştu. Kaldığım daire de tıpkı Pinterest’ten çıkmış gibi, sıcacık bir yerdi; terastaki hamağa doyamadım. Sabahları martı sesleriyle uyanıyor, o dairede online flüt derslerimi bile aksatmadan sürdürüyordum. Öğretmenim Floransa’da yaşayan bir flütist; flüte yeni başlamıştım ve bu deneyime aşırı ısınmıştım.

Ev sahiplerim inanılmaz derecede sıcakkanlı, cana yakın insanlardı. Bana kendi bisikletlerini bile ödünç verdiler, gerçi boy farkından dolayı kullanmakta biraz zorlandım. Bir akşam, terasımdan komşularım Erica ve eşiyle, onların bahçesine doğru sohbet ettik. Onların huzuru, coşkusu ve o sakin refahları bana da geçti sanki; dairemde sürekli gülümser haldeydim. Yalnızdım ama değildim… Akşamları hamağımda oturup bülbülü dinlemek, en sevdiğim rutinlerden biri oldu. Erica’ların evinin eski usul kapı zilini hâlâ özlemle hatırlıyorum. Son günün gelmesiyle içim burkuldu. Bir kafede son kahvemi yudumlarken, aklımda hep şöyle sorular dönüyordu: Belki bir gün Hollanda’da yaşamak nasıl olurdu? Amsterdam’da bir kanal evinde belki? Resim dükkânının o güzel atmosferinde piyano dinletileri gerçekleştirmek? Bu hayalleri kurmak bile bana tuhaf bir huzur veriyordu çünkü belki de kişisel gelişim dediğimiz şey, tam olarak böyle yalnız kalabildiğimiz anlarda, kendi hayallerimize izin verdiğimiz o minik tatlı cesarette saklı. Ama ilginç olan şuydu ki, bu yolculuk boyunca kurduğum tüm bu hayallerin ve yaşadığım tüm deneyimlerin merkezinde yalnızlık olsa da, kendimi hiçbir zaman gerçekten yalnız hissetmemiştim.

Dükkânda ve ev sahiplerimle sohbet ettiğim, martıların sesine kulak kesildiğim, bir sanat eseriyle düşünsel bir sohbete daldığım, bisikletimin pedallarıyla konuşup yol aldığım o anlar, beni yalnız olduğum hissinden bir o kadar uzaklaştırıyordu. Belki de “yalnız ama yalnız değil” demek istediğim tam olarak buydu.

Ve… her yurt dışı dönüşümde olduğu gibi Den Haag’dan da ayrılıyor olmanın hüznüyle gözlerim dolu bir şekilde uçak yolculuğumu ve seyahatimi melankolik bir şekilde tamamlamış oldum. Haftaya, savaşın karanlık yıllarına rağmen tarihî dokusunu büyük ölçüde korumayı başarmış, taş sokaklarında yüzyılların hikâyelerini saklayan büyüleyici bir Avrupa şehrini konu alacağım.

Merakla, sanatla ve huzurla kalın.

yok

Author: Serkan Aydın